ingilizce phrasal verbs

Keyifli Öğrenme: Kelime Bilgini Geliştirecek 56 Phrasal Verbs

Kağıttan güzel turnaları görüyor musun?

İngilizce vocabulary bilgini ikiye hatta üçe katlamana yardım edecekler!

Nasıl mı? İngilizcede, bir kelime birden fazla farklı anlamlara gelebilir.

Yalnızca tek bir İngilizce kelimeyi öğrenmek suretiyle kelime dağarcığına iki ya da daha fazla kelime ekleyebilirsin.

Örneğin, bir crane uzun bacaklı bir kuş olan turna ya da ağır şeyleri kaldırmaya yardım eden uzun bir makine olan vinç olabilir.

Eğer bunu bir fiil olarak kullanırsan bir şeyi görmek için “craning your neck” yani boynunu uzatmak anlamına gelir.

Gördün mü? Yalnızca tek bir kelime ile üç kelime öğrenmiş oldun! (Faydalı bilgi: Bu tür bilgilere homonyms – eş sesliler – denir. Aynı yazılırlar fakat farklı anlamlara sahiptirler.)

Ayrıca kelimelerin birden fazla anlama gelebilmelerinin farklı yolları da var.

Bu yollardan biri de İngilizce phrasal verbs.

Phrasal verbs, İngilizce konuşmak için yepyeni bir olasılıklar dünyasının kapısını sana açar. Fiillere tamamen farklı anlamlar veren ifadelerdir. Günlük konuşmalarda çok sıklıkla kullanılır, bu da onları daha önemli hale getirir.

Örneğin, phrasal verbs ile yavru kedin, kağıt turnaları comes across (bulabilir) ve bir tanesini fall down (düşürebilir), onu durdurmak için ya “Cut it out!” (kes şunu) diye bağırabilir ya da give in (pes edebilir) ve kağıt el işlerinle oynamasına izin verebilirsin.

Ne kadar kullanışlı olduklarını gördün mü? Büyük olasılıkla, İngilizce fiiller “come”, “fall”, “cut” ve “give” zaten bildiklerin fakat yukarıdaki dört koyu harfli phrasal verb yeni olabilir.

Haydi, biraz İngilizce phrasal verbs öğrenelim.

Learn a foreign language with videos

Phrasal Verb Nedir?

Phrasal verb, bir fiil ve diğer bir veya iki genellikle bir edat bazen de bir zarf ile meydana getirilen bir ifade, öbek fiildir. Hani şu verb preposition diye İngilizce derslerinde duyduklarını hatırla! Phrasal verbs Türkçe, takım fiil, öbek eylem, deyimsel fiil diye de adlandırılmaktadır.

Öbek fiiller hakkında konuşmadan önce fiil, zarf ve edat (ilgeç) nedir anlamak önemli.

  • Bir verb (fiil), eylem bildiren kelimedir.  Olan bir şeyi (hearing, seeing gibi), olma durumunu ( to sleep, to live gibi) veya yapılan bir işi (to read, to sing gibi) açıklar.
  • Bir preposition (edat) iki kelime arasındaki ilişkiyi açıklar. Örneğin,
    “The bees are above the table or under the table, but not inside the table.”
    “Arılar masanın üstünde veya altında fakat içinde değil.”
    Edatlar, esas olarak yer veya yön (on, through, around gibi) ve zaman (belirli bir zaman için by veya around gibi)
  • Bir adverb bir fiili niteleyen bir kelimedir.  Örneğin, quickly veya slowly (hızlı veya yavaş bir şekilde) koşabilir veya sınıfa early veya late (erken veya geç) gelebilirsin.

Artık fiillerin ve edatların ne olduğunu biliyorsun, onları phrasal verbs haline getirmeye hazırsın.

Öbek fiiller, takip eden edata bağlı olarak fiilin anlamını değiştirirler.

Öğrencilerimin tabiriyle İngilizce gramer dersi gibi oldu ama gözün korkmasın! Düşündüğünden daha kolaydır — büyük ihtimalle zaten bildiğin bir dizi phrasal verb vardır. Örneğin, “So come on, let’s learn some phrasal verbs.” cümlesindeki “come on” bir öbek fiildir.

“Come” kelimesi tek başına bir şeye doğru hareket etmek anlamındadır.  Ancak “on” edatıyla birlikte “come on”, teşvik ve cesaretlendirme anlamında “haydi” ifadesine dönüşür.

Aşağıda uzunca bir phrasal verbs listesi bulacaksın!

İngilizce Phrasal Verbs Nasıl Öğrenilir?

İngilizce phrasal verbs her yerde, bu yüzden öbek fiilleri öğrenmenin en iyi yollarından bir bunları dinlemeye çalışmaktır. Bu İngilizce fiiller yaygın bir şekilde kullanılır ve bir sohbet esnasında duymak çok da anormal değil. Bir başka kelime ile sıklıkla kullanılan bir fiil duyuyor musun? Büyük olasılıkla bu bir phrasal verb.

Bir ifadenin öbek eylem mi yoksa yalnızca edat ile söylenen bir eylem (fiil) mi olduğundan emin değilsen, sözlüğe bakmayı dene. Pek çok sözlük, öbek eylemlere yer vermekte, emin olmak için sözlüğe bakabilirsin. English Page phrasal dictionary öbek eylemlere bakabileceğin, mükemmel bir kaynak, hatta bu linki kaydetmelisin!

Bazı phrasal verbs anlamları “fall down” da olduğu gibi açıktır fakat bazıları neredeyse deyim gibidirler çünkü “come on”da olduğu gibi kelime anlamıyla çevrilemezler. Öğrenmeyi kolaylaştırmak için günün zamanı (wake up, lie down gibi) veya olumlu (cheer up gibi) ve olumsuz (give up gibi) şeklindeki kategorilere öbek fiilleri gruplamayı deneyebilirsin.

Öğrenmesi çok zor gelebilecek pek çok öbek fiil vardır. Fakat bu ifadelerin çoğu bir müddet sonra daha doğal hale gelecek, tek yapman gereken biraz tekrar ve pratik.

İngilizce Phrasal Verbs Nasıl Kullanılır?

Phrasal verbs, her zaman bir anlam ifade eden fiiller gibi kullanılırlar.

Genellikle, “fall down” ifadesinde olduğu gibi bir öbek fiildeki, fiil ve edat birlikte söylenmelidir. Bazı durumlarda fiili ve edatı araya başka kelimeler koyarak ayırabilirsin.

Örneğin: “turn off”u ele aldığımızda aynen bu şekilde ya da kapattığın şeyi arada belirterek de kullanabilirsin. Bir başka deyişle, “turn off the TV” diyebileceğin gibi “turn the TV off” şeklinde de söyleyebilirsin, her ikisi de doğru!

İngilizce phrasal verbs ile ilgili aklında tutman gereken bir şey de hala fiil olmalarıdır. Yani ifadenin fiil kısmı cümlenin zamanına göre değişebilir. Mesela, “turn off”, “turned off” ve “turning off” da olabilir.

Hangi öbek fiiller ayrılabilir, hangisi ayrılamaz öğrenmen biraz zaman alabilir, bu yüzden biraz hang in there (dişini sık)!

Bir de İngilizce phrasal verbs pratik gerektirir. Kolay ve akılda kalıcı bir şekilde pratik yapmak için bilgisayarında, iOS ve Android mobil cihazlarında FluentU uygulamasını deneyebilirsin.

En Faydalı 56 İngilizce Phrasal Verbs

Aşağıda en sık kullanılan fiillerden seçerek oluşturduğumuz bir İngilizce phrasal verbs listesi bulacaksın. Kolayca bulabilmeni sağlamak için alfabetik olarak sıraladık fakat bunları öğrenirken istediğin gibi gruplayabilirsin!

Bring

Bring up — Bir şeyden bahsetmek. (Not: Bu öbek fiil iki parçaya ayrılabilir.)

“Mark was sick and had to miss the party, so please don’t bring it up, I don’t want him to feel bad for missing it.”
“Mark hastaydı ve partiyi kaçırdı bu yüzden ona bundan bahsetme, kaçırdığı için kendini kötü hissetmesini istemiyorum.”

Bring on — Bir şeyin olmasına neden olmak genellikle de olumsuz bir şeydir. (Bu öbek fiil olanlara göre iki parçaya ayrılabilir.)

“His lung cancer was brought on by years of smoking.”
“Yıllarca sigara içmesi akciğer kanseri olmasına neden oldu.”

Bring it on! — Güven duyarak bir mücadeleyi, meydan okumayı kabul etmek.

“You want to have a race? Bring it on! I can beat you!”
“Yarışmak mı istiyorsun? Hodri meydan! Seni yenebilirim.”   

Call

Call on — Ya birini ziyaret etmek ya da birinin, bir şeyin bilgisine başvurmak anlamına gelir.

Birini ziyaret etmek:
“I’ll call on you this evening to see how you’re feeling.”
“Nasıl olduğunu görmek için bu akşam seni ziyaret edeceğim.”

Birinin bilgisine başvurmak:
“I may need to call on the university’s excellent professors in order to answer your question.”
“Senin sorunu cevaplamak için üniversitenin mükemmel profesörlerinin bilgilerine başvurmam gerekebilir.”

Call off — Bir şeyi iptal etmek.

“The picnic was called off because of the rain.”
“Piknik yağmur nedeniyle iptal edildi.”

Cheer

Cheer on — Birine cesaret verici sözler ile destek vermek. (Desteklenen kişinin adı veya kişi zamiri ile ayrılabilir).

“Even though Samantha was in the last place, her brother cheered her on through the entire race.”
“Samantha yarışta son sırada olmasına rağmen erkek kardeşi bütün yarış boyunca onu destekledi (ona tezahürat yaptı).

Cheer up — Bu ifade, ya üzgün görünen birine (yalnızca “cheer up!” diyerek) cesaret verici bir ifade olarak kullanılabilir ya da birini daha mutlu yapmaya, neşelendirmeye çalışmak, moral vermek anlamına gelir.

“Andrew was having a bad day, so his girlfriend cheered him up by taking him out for ice cream.”
“Andrew kötü bir gün geçiriyordu, bu yüzden kız arkadaşı dondurma yemek için dışarıya çıkartarak onu neşelendirdi (ona moral verdi).

Come

Come up (with something) — Bir fikir düşünmek, ortaya atmak.

“I came up with this idea for a TV show about a woman living with her best friend and daughter. I call it ‘Two and a Half Women.’”
“En iyi arkadaşı ve kızı ile birlikte yaşayan bir kadın ile ilgili bir televizyon programı fikri ortaya attı. Ben buna ‘İki Buçuk Kadın’ derim.” 

Come up — Beklenmedik bir şey olması veya bir konu açmak.

Bir konu açmak:
“I wanted to tell her that I got a new job but the chance never came up.”
“Yeni bir işe başladığımı ona anlatmak istedim fakat bir türlü konu açılmadı.”

Beklemedik şekilde ortaya çıkma:
“I was going to meet my friends for dinner, but something came up so I had to cancel.” “Arkadaşlarımla akşam yemeğinde buluşacaktım fakat beklenmedik bir şey oldu, bu yüzden iptal etmek zorunda kaldım.

Come in — Girmek.

Come in, the door is open!’ said the grandmother to the wolf.”
“Büyükanne, kurda ‘Kapı açık, içeri gir‘ dedi”.

Come across — Şans eseri bulmak veya karşılaşmak.

“I was cleaning the attic and I came across my high school uniform. Can you believe it still fits?”
“Çatıyı temizliyordum ve lise üniformamı tesadüfen buldum, hala bana oluyor, inanabiliyor musun?” 

Come forward — Bir suç gibi bir şey hakkında gönüllü bilgi vermek.

“The police are encouraging people to come forward with any information about the kidnapped girl.”
“Polis, kaçırılan kız hakkında bilgi vermeleri için insanları teşvik ediyor.”

Cut

Cut off —  Bu ifade birkaç şekilde kullanılabilir fakat genel manası “bir şeyi kesmek veya durdurmak”. (Ayrılabilir.)

Araba sürerken birden öndeki arabaya yaklaşmak:
“That red car just cut me off and I almost crashed into it.”
“Kırmızı araba önümü kesti ve neredeyse çarpacaktım.”

Mahrum bırakmak, bir şeyleri desteklemeyi veya biriyle iletişimi kesmek: “His father is rich but he cut him off without any money of his own.”
“Babası zengin fakat onu parasından mahrum bıraktı.”

Cut (it) out — Bu ifade “Stop it” (Durdur, kes) ile aynı anlama sahiptir.

“Hey, cut it out! I was watching that movie, so stop changing the channel!”
“Hey, kes, şunu! bu filmi izliyorum, kanal değiştirmeyi bırak!” 

Cut in — Birisi konuşurken sözünü kesmek, lafa karışmak.

“I was about to ask that girl on a date, but her friend cut in and I lost the chance.”
“Kıza tam çıkma teklifi ediyordum ama arkadaşı lafa karıştı ve şansımı kaybettim.”

Drop

Drop by/in — Kısa bir süreliğine ziyaret etmek için uğramak.

“Andrew is such a great boyfriend, when he heard that his girlfriend had a cold he dropped by to bring her some soup.”
“Andrew harika bir erkek arkadaş, kız arkadaşının üşüttüğünü duyduğunda çorba yapmak için ona uğrardı.”

Drop off — Bir şeyi ya da birini gideceği yere bırakmak (Bırakılacak ile ayrılabilir.)

“I can give you a ride and drop you off at work.”
“Seni arabayla götürebilir ve işe bırakabilirim.”

Fall

Fall apart — Bu ifade “to break into pieces” (parçalara ayırmak) anlamındadır fakat bir evlilik veya kişi gibi maddi olmayan şeylerden bahsederken de kullanılabilir.

“They tried to save their marriage by going to therapy but in the end if fell apart anyway.”  “Terapiye giderek evliliklerini kurtarmaya çalıştılar ama yine de sonunda ayrıldılar.”

Fall down — Genellikle kazayla yere düşmek.

“My friend slipped on a banana peel and fell down. I thought that only happened in cartoons!”
“Arkadaşım bir muz kabuğuna basıp kaydı ve düştü. Sadece çizgi filmlerde olur sanıyordum.” 

Fill

Fill (someone) in — Bir şeyle ilgili birine detaylı bilgi vermek. (Bilgi verilen ile genellikle ayrılır.)

“Quickly, let’s go! There’s no time to explain, I’ll fill you in on the way.”
“Çabucak gidelim! Açıklamaya vakit yok, detayları sana yolda anlatacağım.” 

Fill up — Tamamen doymak.

“The little girl filled up on candy before dinner, and didn’t want to eat any of the chicken.”  “Akşam yemediğinden önce küçük kız şekerle doydu ve tavuktan hiç yemek istemedi.”

Get

Get away — Kaçmak. “Getaway car” ifadesini daha önce duymuş olabilirsin. Banka soygunu gibi bir suç mahallinden soyguncuların kaçmak için kullandığı arabadır.

“Carmen’s neighbor tried to show her pictures of all her cats, but Carmen managed to get away.”
“Carmen’in komşusu ona bütün kedilerinin resmini göstermeye çalıştı fakat Carmen kaçmayı başarabildi.”

Get around — Temel sorundan sakınarak bir problemi çözmek, halletmek. Bu ifade gündelik dilde cinsel ilişkisi kurabileceği birçok arkadaşı olan kişiyi ifade etmek için de kullanılır. Tahmin edebileceğin gibi, birine “gets around” demek hiç de hoş değil!

“Some people know all the different ways to get around tax laws.”
“Bazı insanlar vergi kanunlarını halletmenin farklı yollarını biliyor.”

Get along (with) — Biriyle dostane bir ilişkiye sahip olmak.

“Some people are surprised that I get along with my mother-in-law really well!”
“Kayın validem ile iyi geçinmeme pek çok insan şaşırıyor.”

Get up — Ayağa kalmak ya da uyanmak.

“I have so much trouble getting up in the morning that I have to set three alarms.” “Sabahları uyanma konusunda çok problem yaşadığımdan üç tane alarm kurmak zorunda kalıyorum.”

Get back to — Birine veya bir şeye geri dönmek. Bir müddet sonra bir soruya veya bir isteğe bir cevap ile geri döneceğini söylemek için sıklıkla kullanılır.

“Derek’s coworker wasn’t sure what time the meeting was, so he said he’d get back to him with the time.”
“Derek’in iş arkadaşı toplantının ne zaman olacağı konusunda emin değildi bu yüzden ona bir müddet sonra geri döneceğini söyledi.”

Get back at — Birinden intikam almak.

“Her ex-husband took her house so she got back at him by taking his dogs.”
“Eski kocası evini aldı bu yüzden o da onun köpeklerini alarak intikamını aldı.”

Give

Give out —Bu ifade çalışmayı durdurmak, bozulmak veya bir şeyi teslim etmek, dağıtmak anlamlarına gelir.

Çalışmayı durdurmak:
“The city had to rebuild the bridge completely, because it was about to give out and fall down.”
“Şehir köprüyü tamamen yeniden inşa etmek zorunda kaldı çünkü iş göremez hale gelmiş çökmek üzereydi.”

Dağıtmak:
“He has a lot of contacts because he gives out his business card to everyone he meets.” “İletişim halinde olduğu pek çok kişi vardı çünkü tanıştığı herkese kartvizitini dağıtıyordu.” 

Give in — Özellikle bir kavgada veya tartışmada teslim olmak, pes etmek.

“Ben’s mother gave in and let him stay out late with his friends.”
“Ben’in annesi pes etti ve arkadaşlarıyla geç saate kadar kalmasına izin verdi.”

Give away — Ücretsiz vermek, elden çıkarmak. (Dağıtılan şey ile ayrılabilir.)

“When Linda’s cat had kittens, she gave them all away to good homes.”
“Linda’nın kedisinin yavruları olduğunda onları iyi evlere verdi.”

Give up — Vazgeçmek, teslim olmak.

“After two weeks of trying to build my own table, I gave up and just bought one.”
“İki hafta boyunca kendi masamı yapmaya uğraştıktan sonra vazgeçtim ve bir tane aldım.

Go

Go out (with) — Biri ile çıkmak.

“Sarah was so happy when Peter finally asked her to go out with him!”
“Nihayet Peter Sarah’a çıkma teklifinde bulduğunda Sarah çok mutlu oldu.”

Go ahead — birinin önünde gitmek, bir şey yapmaya veya söylemeye izin vermek.

Go ahead, explain to me why there is a car on my roof.”
Devam edin, çatımda neden bir araba olduğunu bana açıklayın.”

Grow

Grow up — Büyümek, birine çocuk gibi davranmayı bırakmasını anlatmak için bazen kullanılır.

“Some people tell Steve he needs to grow up, but he loves acting like a child.”
“Bazı insanlar Steve’a artık büyümesi gerektiğini söylüyor fakat o çocuk gibi davranmayı seviyor”.

Grow apart — Bir arkadaş gibi birinden uzaklaşmak, kopmak.

“When my friend moved to a different country I tried to stay close with her, but we slowly grew apart.”
“Arkadaşım farklı bir ülkeye taşındığı zaman, onunla irtibat halinde kalmaya çalıştım fakat yavaş yavaş koptuk.”

Hang

Hang on — Bir şeye devam etmek, tutunmak.

“When everyone else was getting fired, Paul managed to hang on to his job.”
“Herkes işten kovulduğunda Paul işinde tutunmayı başardı.”

Hang out — Biriyle kaçamak zaman geçirmek, takılmak.

“My friends and I used to hang out in the park after school.”
“Ben ve arkadaşlarım, okuldan sonra parkta takılırdık.”

Hang up — Telefonda bir konuşmayı sonlandırmak, özellikle karşıdaki kişi böyle bir duruma hazır olmadan önce.

“I was in the middle of a sentence, and he hung up on me! How rude.”
“Cümlenin ortasındaydım ve yüzüme telefonu kapadı! Ne kadar kaba.” 

Hold

Hold on — Bir şeyi sıkıca tutmak. Bu ifade bir kişiden beklemesini istemenin bir yolu da olabilir.

“You’d better hold on to your hat, it’s windy out there!”
“Şapkanızı sıkı tutsanız iyi olacak, dışarısı çok rüzgarlı!”

Hold back — Bir şeyi yapmaktan veya söylemekten kendini tutmak.

“Amy has a great voice but whenever she’s singing in public she feels shy and holds back.”
“Amy’nin harika bir sesi var fakat her ne zaman insanların arasında şarkı söylese utanır ve söylemek istemez.”

Log

Log in (to) — Bilgisayarlar ile kullanılır, bu ifade bir web sitesinde veya bilgisayarda kendi hesabına giriş yapmak, oturum açmak anlamına gelir.

“Don’t forget to log in to your FluentU account to learn English better and faster.”
“İngilizceyi daha iyi ve hızlı öğrenmek için FluentU’da oturum açmayı unutma!”

Log out/off — Yine bilgisayarlar ile kullanılır, bu ifade hesabından çıkış yapmak, oturumu kapatmak anlamındadır.

“You should always log out of your accounts when you use a public computer.”
“Eğer herkese açık bir bilgisayar kullandığında daima oturumu kapatmalısın.”

Look

Look up — Bir şeyin anlamını kontrol etmek. (Bakılan şey ile ikiye ayrılabilir).

“If you don’t know the meaning of a word, you should look it up in the dictionary.”
“Eğer bir kelimenin anlamını bilmiyorsan sözlükten anlamına bakmalısın.”

Look out — Bir şeye dikkat etmek.

Look out, there’s a baseball coming your way!”
Dikkat et, önünde bir beyzbol topu var!”

Pay

Pay back — Ödünç aldığın parayı birine geri vermek. (Ödeme yapılan kişi ile ayrılabilir.) Tek kelime halinde yazılması durumunda “payback” öç, intikam anlamına gelir.

“Thanks for getting me lunch when I forgot my wallet at home! I’ll pay you back tomorrow.”
“Cüzdanımı evde unuttuğumda bana öğlen yemeği getirdiğin için teşekkür ederim! Sana yarın geri ödeyeceğim.”  

Pay for — Ya Birine belli amaçlar (yeni arabanın parasını ödemek gibi) için para vermek ya da yaptığın bir şeyden dolayı acı çekmek anlamına gelir.

“He’ll pay for all the problems he caused me by being late today!”
“Geç kalarak bugün başıma açtığı bütün problemlerin bedelini ödeyecek.”

Put

Put out — Bu ifade, bir yangını söndürmek veya yardım isteyerek birini rahatsız etmek, birine zahmet vermek anlamına gelir. (Birini kızdırma durumunda, kızan kişi belirtilerek ikiye bölünebilir.) Bu ifade gündelik kullanımda ağır bir argo olduğunu çok daha çirkin ve kırıcı bir anlama sahip olduğunu unutma!

Bir yangını söndürmek:
“The firefighters managed to put out the fire before it spread to other houses.”
“İtfaiyeciler, yangını diğer evlere sıçramadan söndürmeyi başardılar.”

Birini rahatsız etmek:
I’d ask you to make me dinner but I don’t want to put you out.” “Bana akşam yemeği yapmanı rica edeceğim fakat sana zahmet vermek istemiyorum.”

Put on — Kıyafetlerini giymek veya makyaj yapmak.

“Every morning she puts on her dress, lipstick, shoes and hat—in that order.”
“Her sabah elbisesini giyer, rujunu sürer, ayakkabılarını giyer ve şapkasını takar hem de bu sırayla.”

Take

Take off — Bu ifade elbiseleri çıkarmak veya bir seyahate çıkmak (yani uçaklar uçuşlarına başladıklarında take off yaparlar, havalanırlar).

“She was very happy when she finally got home and took off her shoes. They had been hurting her feet all day!”
“Eve varıp ayakkabılarını çıkardığında çok mutluydu. Bütün gün ayaklarını ağrıtmışlardı!” 

Take out — Çanta veya cep gibi bir şeyden çıkarmak. Bu ifade ayrıca biriyle çıkmak anlamında da kullanılabilir. (Kişi veya çıkarılan şey tarafından ayrılabilir.) Bu ifade öldürmek anlamına gelen ortadan kaldırmak olarak da kullanılabilir fakat bu muhtemelen günlük konuşmada kullanmaya pek ihtiyaç duyacağın cinsten değil!

Bir şeyi çıkarmak:
“The children sat at their desks and took out their pens and paper.”
“Çocuklar sıralarına oturdular, kalem ve kağıtlarını çıkardılar.”

Birini buluşmaya çıkarmak:
“He took her out to the most expensive restaurant in the city.”
“Onu şehirdeki en pahalı restoranda buluşmaya çıkardı.”

Turn

Turn on/off — Bir makineyi, ışığı açmak veya kapatmak.

Turn off the light, I’m trying to sleep!”
“Işığı kapat, uyumaya çalışıyorum!”

Turn around — Yüzünü ters tarafa çevirmek için hareket etmek.

“Sally was about to get on the plane, but she turned around when someone called her name.”
“Sally tam uçağa binmek üzereydi fakat biri adını söylediğinde arkasına döndü.”

Turn up — Kaybolan bir şeyi beklenmedik bir şekilde bulmak, ortaya çıkmak.

“Anything I lose usually turns up under the couch. It’s my cat’s favorite hiding place.”
“Genellikle kaybettiğim bir şey kanepenin altından çıkar. Kedimin favori saklama yeri.” 

Warm

Warm up (to) — Özellikle ilk başta sevmediğin birini veya bir şeyi zamanla daha fazla vakit geçirdikçe sevmeye başlamak.

“The new puppy was scared of my husband when we first got him, but he warmed up to him pretty quickly.”
“İlk aldığımızda yeni köpek yavrusu kocamdan korkuyordu fakat onu çok çabuk sevdi.”

Work

Work out — Egzersiz, alıştırma, antrenman, idman yapmak.

“I try to work out every morning, by repeatedly lifting a heavy donut to my mouth.”
“Her sabah ağır bir donutu (kızartılmış tatlı kek) ağzıma tekrar tekrar kaldırarak egzersiz yapmaya çalışıyorum.”

Work (something) out — Bir çözüm sunmak veya anlaşmaya varmak.

“Don’t worry, I’m sure we can work something out so that everyone is happy.”
“Endişelenme, herkesin mutlu olacağı bir çözüm bulacağımıza eminim.”

Verdiğimiz phrasal verbs listesinden kaç tanesini daha önceden biliyordun? İngilizce phrasal verbs her yerde! Kaç tane olduklarından korkma, yalnızca her defasında birkaç tanesi ile başla ve zamanla adeta bir phrasal verbs uzmanı olduğunu göreceksin.

Bu gönderiyi beğendiyseniz içimden bir his FluentU'ya bayılacağınızı söylüyor. FluentU, gerçek dünya videolarıyla İngilizce öğrenmenin en iyi yolu.

Ücretsiz Kaydol!

Comments are closed.