ingilizce-yabanci-kelimeler

Çok Sayıda İngilizce Kelimenin Başka Dillerden Gelen İngilizce Yabancı Kelimeler Olduğunu Biliyor muydun?

“Vay canına, İngilizcede ne kadar çok sözcük var!”

Daha önce hiç böyle düşünmüş müydün?

Bu doğru olabilir, peki ama çok sayıda İngilizce sözcüğün başka dillerden geldiğini biliyor muydun?

Doğru duydun—geçen yıllar içerisinde İngilizce konuşan kişiler diğer dillerden sözcükler “araklamış” ve bunları İngilizceye dahil etmiştir.

Özellikle İngilizceye yakın zamanımızda girmiş olmaları halinde bu sözcüklere ”loanwords-ödünç alınmış sözcükler” adı veriliyor. (“loan” sözcüğü, başka birine geçici olarak vermek anlamına gelir.)

Aslında, muhtemelen senin anadilinden de İngilizceye girmiş sözcükler vardır!

Bu da, bunları öğrenmenin gerçekten kolay olacağı ve İngilizce kelime dağarcığını hızla genişletebileceğin anlamına gelmektedir.

Ve bu listedeki diğer sözcükler öğrenerek İngilizce konuşan arkadaşlarını etkileyebilirsin. Bu sözcüklerden birini bir daha duyduğun zaman arkadaşlarına bunun aslında hangi dilden geldiğini söyle!

Peki, hazır mıyız? Şimdi İngilizcenin diğer dillerden “almış” olduğu yaygın kullanılan İngilizce yabancı kelimeleri keşfedelim.

İngilizceye Başka Dillerden Gelmiş Olan Sık Kullanılan İngilizce Yabancı Kelimeler

Bu listeyi okumadan önce ya da okuduktan sonra, dilin nasıl geliştiği hakkında daha fazla bilgi almak için “İngilizce Nereden Geliyor?” adlı videoyu FluentU üzerinden izleyebilirsin. FluentU gerçek dünyada yayınlanan videoları alıyor—film fragmanları, müzik videoları, haberler ve ilham verici konuşmalar gibi—ve bunları kişiselleştirilmiş dil derslerine dönüştürüyor. Eğer hala bir hesap açmadıysan bu İngilizce öğrenmek için harika bir araç. Sitemize kaydolarak ücretsiz deneyebilir ya da iOS veya Android uygulamamızı indirebilirsin.

Fransızcadan

Bazı açılardan İngilizce, Fransızca ve Almanca neredeyse birlikte büyümüş üç kardeş gibidir. Bu dillerin her biri bir diğerinden bir şekilde etkilenmiştir, ancak İngilizceyi en fazla etkilemiş dillerin başında Fransızca gelir.

Aslında, 9. yüzyıl ile 14. Yüzyıl arasındaki dönemde İngiltere saraylarının “resmi” dili Fransızcanın bir çeşidiydi! Bu yıllar içerisinde halk arasında (asiller değil) İngilizcenin daha eski bir çeşidi konuşulurken, krallar, kraliçeler ve saray mensupları Fransızca konuşurdu. Ve durumu daha da karmaşık hale getirmek istercesine, çoğu belge Latince dilinde yazılmıştı.

Tahmin edeceğin üzere bu diller arasında bol miktarda alışveriş gerçekleşti. Şimdi, hala “Fransızca gibi gözüken” bazı ilginç İngilizce sözcüklere bir göz atalım.

Unutmadan: Aslı Fransızca olan bu sözcüklerin telaffuzlarını dinlemeyi unutma. Bunların çoğu, tahmin ettiğinden çok daha farklı şekilde okunuyor!

1. Ballet (Bale)

Dünyanın büyük bölümünde popüler bir dans çeşididir. Bu dans çeşidinin Fransa’da geliştirilmiş olması nedeniyle, insanların baleden bahsederken kullandıkları sözcüklerin çoğu Fransızca kökenlidir. Balet ya da balerin olmayan dansçılar muhtemelen bu uzun listeden sadece “balerin” ve “tutu” söcüklerini bilecektir.

“Ballet” sözcüğünün nasıl telaffuz edildiğine dikkat et. Burada, sözcüğün sonundaki “t” harfi telaffuz edilmez. Bunun yerine ikinci hece, tıpkı “a (ey)” sesinde olduğu gibi “lay (ley)” şeklinde okunur.

Fransızcadan ödünç alınmış bu sözcüklerin ilginç yanlarından biri de budur: Bazıları tıpkı diğer İngilizce sözcükler gibi telaffuz edilir, ama bazıları da daha ziyade Fransızcada olduğu gibi telaffuz edilir.

İşte “-et” ile biten ama sonu “a (ey)” sesiyle telaffuz edilen Fransızca kökenli sözcüklerin bazı örnekleri: “buffet (büfe),” “gourmet (gurme),” “filet (fileto),” “chalet (dağ evi)” ve hatta bir otomobil firması olan “Chevrolet.”

Örnek:

My niece and nephew are in ballet class, so I watched their 5-hour ballet performance on Saturday. It was pretty long.
Yeğenlerim bale dersi alıyorlar, bu yüzden Cumartesi günü 5 saatlik bale gösterilerini izledim. Oldukça uzundu.

2. Cafe (Kafe)

İngilizcede küçük ve genellikle gayriresmi restorana bu ad verilmektedir. Sıklıkla küçük masaları vardır ve bazen de mekanın dışında masalar olur. İngilizcede hem aksan işaretiyle (“café”) hem de aksan işareti olmadan (“cafe”) yazımı doğrudur.

“Cafe” sözcüğü Fransızcada “kahve” için kullanılan sözcükten geliyor ve birçok diğer dilde kahve ile ilgili diğer sözcüklere benzerlik gösteriyor. Kafeler çoğunlukla kahve servisi yapar. Ama bir mekan sadece kahve servisi yapıyorsa (ve yiyecek servisi yoksa) o halde bu mekana normalde “coffee shop” (kahvehane) adı verilir.

Ayrıca, benzer bir sözcük olan “cafeteria” (kafeterya) da bir miktar kafa karışıklığına neden olabilir. Genel olarak kafeterya, belirli bir grup insana özel küçük bir restorandır. Kafeteryalar genellikle okullar veya büyük şirketlerde bulunur. Bu kafeteryalar o binada çalışan ya da okuyan kişiler için ayrılmıştır.

Örnek:

I’ve only got about 20 minutes for lunch, so I’ll just stop at a cafe for a quick sandwich.
Öğle yemeği için sadece yaklaşık 20 dakikam var, bu yüzden atıştırmalık bir sandviç için bir kafeye uğrayacağım.

3. Croissant (Kruvasan)

Başka dillerden ödünç alınmış en yaygın (ve en iyi!) sözcüklerin bazıları yiyeceklerle ilgilidir. Bu da birçok yiyeceğin belirli bir kültür ile özdeşleşmiş olması ve diğer dillerde bu kültürlerden gelen yiyecekler için her zaman bir sözcük bulunmamasından kaynaklanır.

Kruvasan, hafif ve gevrek bir çeşit hamur işi ya da ekmektir. Burada “gevrek” dediğimiz zaman kruvasan yediğin zaman tabağında bol miktarda kırıntı kalacağı anlamına geliyor.

İngilizcedeki benzer bir ekmek çeşidi “ay çöreği”dir. “Çörek,” küçük bir ekmek parçasına verilen isimdir.

Örnek:

Tina really loves to make croissants because they taste better than other types of bread.
Tina, diiğer ekmek çeşitlerinden daha lezzetli olduğu için kruvasan yapmayı gerçekten seviyor

4. Entrepreneur (Girişimci)

Bu sözcük, anadili İngilizce olanlar için dahi biraz zor olması nedeniyle telaffuzunu kesinlikle duyman gereken sözcüklerden biri.

Girişimci, kendi işini kuran kişidir. Bu sözcüğün çekim eki almış halleri arasında “entrepreneurship” (isim-girişimcilik) veya “entrepreneurial” (sıfat-girişim ile ilgili) örnek gösterilebilir.

Örnek:

Elon Musk, the man who started SpaceX and Tesla Motors, is one of the most famous entrepreneurs in the world.
SpaceX ve Tesla Motors kurucusu Elon Musk dünyanın en tanınmış girişimcilerinden biridir.

5. Faux pas (Gaf)

Bu sözcük grubu sosyal bir hatayı tanımlamaktadır. Telaffuzunu buradan dinle, “x” ve “s” de dahil olmak üzere birden fazla sessiz harf içeriyor.

Eğer bir gaf yaparsan, bu hata genellikle çok büyük değildir ve kimseyi fiziksel olarak etkilemez, ama insanların rahatsız olmasına neden olabilir.

Örnek:

I committed a pretty big faux pas last night. I kept trying to offer Maria beers, but I completely forgot that she stopped drinking alcohol three years ago!
Dün gece çok büyük bir gaf yaptım. Maria’ya sürekli bira ısmarlamaya çalıştım, üç yıl önce alkolü bıraktığını tamamen unuttum!

6. Genre (Tür)

Fransızcada bu sözcük “tür” ya da “stil” anlamlarına gelir. Telaffuzunu buradan dinle.

İngilizcede bu sözcük özellikle eğlence alanında bir şeyin kategorisini tanımlamak için kullanılır. İnsanların bu sözcüğü sıklıkla kitaplar, filmler ve müzik hakkında konuşurken kullandığını duyacaksın.

Örnek:

Roy likes many types of music, but his favorite genre is heavy metal.
Roy çok sayıda müzik türünü beğeniyor ama en sevdiği tür heavy metal.

7. Hors d’oeuvre (Ordövr)

Bunlar, başta partiler olmak üzere özel etkinliklerde servis edilen tek lokmalık yiyeceklerdir. Bunlar aperatiflere oldukça benzer ama aperatifler genellikle ana öğünden önce servis edilir.

Bu sözcüğün telaffuzunu kesinlikle dinle. Ayrıca, yazılışı da oldukça zor. Anadili İngilizce olan çoğu kişi bu sözcüğü genellikle sadece konuşurken kullanır. Şimdi buraya yazarken bile nasıl yazıldığını üç defa kontrol etmem gerekti!

Örnek:

We were invited to Tina and Roy’s engagement party. We expected a big meal, but there were only hors d’oeuvres. That was okay, though, since we weren’t that hungry.
Tina ve Roy’un nişanına davet edildik. Büyük bir yemek bekliyorduk ama sadece ordövrler vardı. Ama o kadar da aç olmadığımız için bu sorun olmadı.

8. Lingerie (Kadın iç çamaşırı)

Bu sözcük kadınların giydiği ve genellikle seksi ya da bir şekilde özel olan iç çamaşırı ya da gecelikleri tanımlamak için kullanılır. Bu sözcüğün de telaffuzu zordur.

Örnek:

These days, before some women get married, their friends give them a lingerie shower.” That’s when the woman’s friends all get together and give her lingerie as a wedding gift.
Günümüzde, bazı kadınlar evlenmeden önce arkadaşları onlara bir iç çamaşırı partisi” düzenliyor. Bu partide kadının arkadaşları bir araya gelerek ona evlilik hediyesi olarak iç çamaşırı veriyorlar.

9. Renaissance (Rönesans)

Fransızcada bu sözcüğün anlamı “yeniden doğuştur” ama İngilizcede sıklıkla sanat ve bilim alanlarında büyük gelişmeler yaşanmış olan 1300 ile 1600 yılları arasındaki tarihi dönemi ifade etmek için kullanılır.

Ayrıca, bir kişi, bir şirket ya da ülkenin zorlu bir dönem sonrasında yeniden popülerliğini kazandığı bir dönemi tanımlamak için de kullanılabilir. Bunun komik örneklerinden biri de birçok sanat eleştirmeninin aktör Matthew McConaughey’nin “Rönesansını” “Mcconaissance” olarak adlandırması olmuştur.

Örnek:

I don’t know much about art, but I do know that Michelangelo and Raphael were two of the most famous artists from the Renaissance.
Sanattan fazla anlamam ama Michelangelo ve Raphael’in Rönesans döneminin iki önemli sanatçısı olduğunu biliyorum.

10. Rendezvous (Buluşma)

İngilizcede bu sözcük, ya insanların buluşmayı planladığı yer ya da belirli bir saatte bir kişi ile buluşma eylemini tanımlamak için kullanılır.

Örnek:

We’re in a new city, and I’m sure you all want to explore it a bit. It’s 2:00 now, so let’s rendezvous back here at 6:00. Then we’ll go to dinner.
Yeni bir şehirdeyiz ve eminim ki hepiniz bu şehri biraz keşfetmek istiyorsunuz. Saat şimdi 2:00, o halde saat 6:00’da yine burada buluşalım.

Eğer Fransızca kökenli daha fazla İngilizce sözcük öğrenmek istiyorsan bu ilginç yazıya bir göz at. Yapılan açıklamalar Fransızca öğrenenlere yönelik, ama makale İngilizce dilinde yazılmış ve bazı mükemmel ve önemli Fransızca kökenli sözcüklere yer veriyor.

Almancadan

Tıpkı biraz önce Fransızca için vermiş olduğuma benzer şekilde, işte İngilizcede kullanılan 33 Almanca sözcük ile ilgili bir makale. Bu yazı ise Almanca öğrenmekte olan İngilizce konuşan kişiler için hazırlanmış. Aynı zamanda İngilizce ve Almanca arasındaki tarihsel bağlara da biraz değiniyor. Ve eğer daha fazlasını istersen bu makalede Almancadan ödünç alınmış 76 sözcük yer alıyor.

Yazının devamında bu Almanca sözcüklerin telaffuzları için bağlantılar da ekleyeceğim. Genel olarak bunların telaffuzu Fransızca kökenli sözcükler kadar zor değildir.

11. Delicatessen (Şarküteri)

Şarküteri (İngilizcede “deli” olarak kısaltılır) sandviç, kahve ve diğer küçük yiyecekler bulabileceğin gayrıresmi bir restorandır. Bu sözcüğün kökeni, Almancada “iyi/lüks gıdalar” anlamına gelen Delikatessen sözcüğüdür, ancak İngilizcede bu gibi gıdaları satın alabileceğin yeri tanımlamaktadır.

En ünlü şarküterilerin bazıları Katz’s Delicatessen de dahil olmak üzere New York’ta bulunmaktadır. Web sitelerinde yer alan resimler, bir şarküteride tipik olarak bulabileceğin (devasa) sandviçler hakkında sana fikir verebilir.

Örnek:

Delicatessens used to be more common in New York, but many are going out of business since many people seem to prefer more formal restaurants.
Eskiden New York’ta daha fazla şarküteri bulunurdu, ama insanların artık daha resmi restoranları tercih etmesiyle pek çoğu kepenk kapatıyor.

12. Fest (Festival)

‘Fest’ bir çeşit parti, kutlama ya da festivaldir. Hem İngilizce hem de Almancada sıklıkla bir sonek (kelimenin sonuna eklenen ek) olarak kullanılır ve bunların en yaygını Oktoberfest’tir. “Resmi” Oktoberfest (Ekim Festivali) her sene Almanya’nın Münih kentinde düzenlenir ama pek çok diğer şehrin kendi Oktoberfest’leri vardır.

Örnek:

We visited the Oktoberfest in Munich, but it was crazy. There were so many people, and all of them were drunk!
Münih’teki Oktoberfeste gittik ama çok çılgıncaydı. Çok kalabalıktı ve hepsi de sarhoştu!

13. Gesundheit (Çok yaşa)

İster inan ister inanma ama anadili İngilizce olanlar bu sözcüğü kullanıyor! Almancada bu sözcük “sağlık” anlamına geliyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde birisi hapşırdığı zaman insanlar “Gesundheit!” diyerek tepki verir (diğerleri ise sıklıkla “bless you” der).

ABD’ye yerleşmiş olan Alman göçmen sayısının İngiltere’ye yerleşenlerden daha fazla olması nedeniyle bu sözcük muhtemelen ABD’de daha yaygın kullanılmaktadır.

Örnek:

When I sneezed, my aunt said “Gesundheit!”
Hapşırdığım zaman teyzem “Çok yaşa” dedi.

14. Kindergarten (Anaokulu)

Birebir çevrildiği zaman bu sözcük “çocuk bahçesi” anlamına gelir. Dünyanın birçok yerinde yaygın olarak bulunan bir okul tipidir. Çocuklar genellikle 5 yaşına geldikten sonra ilkokula başlamadan önce bir ya da iki sene boyunca anaokuluna gider.

Örnek:

Our daughter is going to turn 5 next year, so we’ve been trying to find a good kindergarten for her.
Kızımız önümüzdeki sene 5 yaşına basacak, bu nedenle bir süredir onun için iyi bir anaokulu bulmaya çalışıyoruz.

15. Waltz (Vals)

Vals resmi bir dans çeşididir. Bu sözcük aynı zamanda bu dans esnasında çalan müzik türünü tanımlamak için de kullanılır ve bir fiil olarak da bu dansı icra etme eylemini tanımlamak için kullanılabilir.

Örnek:

My friends say that dancing the waltz is easy, but I can’t do it. I’m just not coordinated, and everyone says I have “two left feet.”
Arkadaşlarım vals yapmanın kolay olduğunu söylüyorlar ama yapamıyorum. Koordinasyonum yok ve herkes “iki sol ayağım” olduğunu söylüyor.

16. Rucksack (Sırt çantası)

‘Rucksack’ sırt çantası için kullanılan başka bir sözcüktür. “Ruck” sözcüğü Almanca kökenli Rücken (geri) sözcüğünden ve Sack sözcüğü de ya “çanta” ya da tahmin edeceğin üzere “çuval” sözcüğünden gelmektedir.

Örnek:

Alan is going to travel to Europe this summer, but he’s planning on only taking one rucksack. He’ll have to pack carefully if he wants everything to fit!
Alan bu yaz gezmek için Avrupa’ya gidiyor, ama yanında sadece bir sırt çantası götürmeyi planlıyor. Her şeyin sığmasını istiyorsa çantasını toplarken çok dikkatli olmalı!

Yidişten

Yidiş dilini daha önce duymamış olabilirsin ama bu özellikle Doğu Avrupa kökenli Yahudiler arasında sıkça konuşulan Alman dillerinden biri. Günümüzde sıklıkla İsrail, Doğu Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Yahudi ailelerin yerleşmiş olduğu bölgelerinde konuşulmaktadır.

Tarihteki göç hareketleri nedeniyle bazı Yidiş sözcükler İngiliz İngilizcesinden ziyade Amerikan İngilizcesinde daha yaygın olabilir. Ayrıca bunun Almanca dil ailesinden olması nedeniyle birçok Yidiş sözcük Almanca sözcüklerle ya benzer ya da özdeştir.

17. Glitch (Problem)

Glitch küçük bir problemi ifade eder ama bu problem genellikle bir şeyi tamamlamayı imkansız hale getirmeyen bir problemdir.

Örnek:

I planned to go downtown to meet with Betty, but I ran into a glitch: The bus wasn’t running because it was a holiday. So I just took a taxi instead.
Betty’yi görmek için şehir merkezine gitmeyi planlamıştım ama bir problemle karşılaştım: Tatil olduğu için otobüs seferi yoktu. Ben de bunun yerine bir taksiye bindim.

18. Klutz (Sakar)

Klutz son derece koordinasyonsuz ya da sakar bir kişiyi ifade etmektedir. Diğer bir deyişle klutz olarak tanımlanan kişilerin başına kazalar gelir ve bir şeyleri kırarlar.

Örnek:

My cousin Charlotte is a real klutz. Every time she goes into a souvenir shop, she always seems to break two or three things, and then she has to pay for them!
Kuzenim Charlotte tam bir sakar. Ne zaman bir hediyelik eşya dükkanına girse iki ya da üç şeyi kırıyor ve sonra da bunların parasını ödemek zorunda kalıyor!

19. Spiel (Konuşma)

Yidişte (ve Almancada) bu sözcük “oyun” anlamına gelebilir ama İngilizcede defalarca söylenmiş/anlatılmış bir konuşma ya da hikayeyi ifade etmektedir. Bu konuşma genellikle seni bir şeye ikna etmeye çalışır.

Örnek:

My uncle Thomas believes a lot of conspiracy theories. When we ate Thanksgiving dinner, he did his whole spiel about how the government is controlled by lizard people!
Amcam Thomas birçok komplo teorisine inanıyor. Şükran Günü yemeğinde konuşmasını tamamen hükumetin kertenkele insanlar tarafından kontrol edildiğine ayırdı!

20. Schmooze (Dedikodu yapmak)

Bu sözcük oldukça samimi bir şekilde ve sıklıkla çıkar sağlamak üzere birisiyle konuşmak anlamına gelmektedir.

Örnek:

At the meeting, the professors were schmoozing with the president of the club. They want his club to donate money to the university.
Toplantıda profesörler kulüp başkanı ile dedikodu yapıyordu. Bu kulübün üniversiteye bağış yapmasını istiyorlar.

İspanyolcadan

Tıpkı Fransızca gibi İspanyolca da İngilizceyi etkilemiş olan Latin kökenli bir dil. Bu İspanyol etkisi özellikle Amerikan İngilizcesinde hissedilmektedir, bu sözcüklerin birçoğu İngiliz İngilizcesinde yaygın olarak kullanılmıyor olabilir.

21. Guerrilla (Gerilla)

İspanyolcada bu sözcük “küçük savaş” anlamına gelir. Hem İspanyolca hem de İngilizcede, hükumetle çatışan resmi olmayan bir grup insanı tanımlamak için kullanılabilir. İngilizcede “guerrilla warfare” (çete savaşı) veya “guerrilla marketing” (gerilla pazarlama) gibi ifadelerde olduğu gibi sıklıkla bir sıfat olarak kullanılır.

İspanyolcada “ll” sesinin İngilizceden farklı telaffuz edildiğini unutmayalım. Bunun sonucunda İngilizcede bu sözcük “gorilla” (goril) ile neredeyse aynı şekilde telaffuz edilir.

Örnek:

The guerrilla fighters took control of the capital of the country, which gave them control of the government.
Gerilla savaşçılar ülkenin başkentinin kontrolünü ele geçirdi, bu da onlara hükumet üzerinde kontrol verdi.

22. Macho (Maço)

Bu sözcük oldukça güçlü ya da erkeksi bir kişiyi tanımlar. Ayrıca, erkekliği ile ilgili olarak ukala davranan bir kişiyi tanımlamak için de kullanılabilir. Bir profesyonel güreşçi bunu isminde kullanmıştır ve 1970’lerden popüler bir disko şarkısıdır.

Örnek:

Peter is a real macho guy, but that’s annoying sometimes. He says that “real men don’t cry,” but I think he’s wrong.
Peter gerçek bir maço ve bu bazen sinir bozucu oluyor. “Gerçek erkekler ağlamaz” diyor ama bunun yanlış olduğunu düşünüyorum.

23. Patio (Taraça)

İngilizcede “patio” genellikle masa ve sandalyeler bulunan ama çatısı olmayan ve bir evin dışındaki bir alanı tanımlar.

Örnek:

It was very hot today, so we decided to go out to the patio to drink a cold glass of lemonade. There are some trees there, too, so the sun wasn’t as bad.
Bugün çok sıcaktı, biz de taraçaya çıkarak soğuk bir limonata içmeye karar verdik. Orada ağaçlar da var, bu yüzden güneş o kadar kötü değildi.

24. Plaza (Merkez)

Plaza bazen “square” olarak da anılan, bir şehirdeki kamuya açık alanı tanımlar.

“Plaza” aynı zamanda birçok alışveriş merkezi, kurumsal bina alanı ya da diğer geniş ve açık alanların isimlerinde geçmektedir. Anadiliniz İspanyolca ise bu sözcüğün İngilizce telaffuzunda yumuşak bir “s” sesi yerine titreşen bir “z” sesi olduğuna dikkat edin.

Örnek:

Victoria needed to buy some Christmas presents for her friends, so she went downtown to the new shopping plaza to check out some of the stores that were recently opened.
Victoria’nın arkadaşları için Noel hediyeleri laması gerekiyordu, be nedenle yeni açılan mağazaları görmek için şehir merkezindeki yeni alışveriş merkezine gitti.

25. Piñata

Bu sözcük, içi şekerleme dolu bir oyuncağı tanımlayan mutlu bir sözcük. Partilerde şekerlemelerin dökülmesi için çocuklar sırayla buna bir sopayla vurur.

Örnek:

We had a birthday party for our 3-year-old boy, but we thought he was probably too young for a piñata. We thought all the kids would get hit in the head with the stick.
3 yaşındaki oğlumuz için bir doğum günü partisi düzenledik ama piñata için çok küçük olduğunu düşündük. Bütün çocukların kafalarına sopa darbesi alacaklarını düşündük.

26. Siesta

Siesta, “nap” (şekerleme) için kullanılan diğer bir sözcüktür ama sıklıkla kişinin yemekten sonra ya da işe mola verdiği zaman gün ortasında yaptığı bir şekerlemeyi ifade eder.

Sıcak ülkelerde gün ortasının en sıcak saatler olması nedeniyle bu ülkelerdeki insanlar sıklıkla siesta yaparlar. Bu nedenle evde kalıp uyumak için iyi bir zamandır!

Örnek:

Wow, since I ate that big plate of spaghetti, now I’m feeling super tired. I think I’ll take a quick siesta before I get back to work.
Vay canına, koca bir tabak makarna yedikten sonra şimdi acayip yorgun hissediyorum. Sanırım işe dönmeden önce kısa bir siesta yapacağım.

Japoncadan

27. Karaoke

Karaokenin ne olduğunu muhtemelen biliyorsun. Karaoke, popüler bir şarkının sözlerini ekrandan okurken o şarkının ezgisine eşlik etmektir. ABD ve İngiltere gibi birçok ülkede karaoke barları bulunuyor ama bunlar genellikle Japonya ile bağdaştırılır.

Örnek:

Mitch really likes singing karaoke, even though he doesn’t have an amazing voice. But that doesn’t matter—the important thing is to have fun with friends!
Mitch harika bir sesi olmasa da karaoke söylemeyi gerçekten seviyor. Ama bunun bir önemi yok—önemli olan arkadaşlarla iyi vakit geçirmek!

28. Karate

Tıpkı karaoke gibi bu sözcüğü de muhtemelen tanıyorsun. Kökenleri Japonya’dan gelen popüler bir dövüş sanatını tanımlıyor. Japonya’da “karate” sözcüğü “eli boş” anlamına geliyor, çünkü bu sporu yapmak için herhangi özel ekipman ya da silah kullanılmıyor.

Örnek:

Lisa has a black belt in karate, so you’d better not try to steal her things.
Lisa karatede siyah kuşak sahibi, bu yüzden onun eşyalarını çalmasan iyi edersin.

29. Ninja

Bu sözcüğün Japoncadaki anlamı “casus” ama İngilizcede sessiz bir şekilde, kimseye görünmeden hareket edebilen ve saldırı yapabilen bir kişiyi tanımlamak için kullanılıyor. Her ne kadar bu tarihsel olarak doğru olmasa da insanlar aynı zamanda maske takan ve simsiyah giyinmiş dövüşçüleri de ninjalarla bağdaştırıyor.

Modern kullanımıyla ise, bir şeyi aşırı derecede iyi yapan kişilere sıklıkla “ninja” deniliyor. Bu söylem özellikle teknolojik alanlarda geçerli.

Örnek:

You should try Karl’s cookies—they’re delicious! Karl is a real baking ninja!
Karl’ın kurabiyelerini denemelisin—onlar çok lezzetli! Karl gerçek bir mutfak ninjası!

30. Origami

Origami, küçük kağıt parçalarından ilgin şekiller elde etmek için yapılan kağıt katlama sanatıdır. Bazı origamiler gerçekten çok detaylı ve olağanüstü olabilir!

Örnek:

If you want to try origami, it’s very easy to start. You just need some small pieces of paper. But if you want to become an expert, it could take years of practice.
Eğer origami yapmayı denemek istersen bu oldukça kolay. İhtiyacın olan tek şey birkaç parça kağıt. Ama eğer bir uzman olmak istiyorsan bu yıllarca alıştırma yapmanı gerektirebilir.

31. Tsunami

Bu, sıklıkla bir depremin neden olduğu devasa (çok büyük) bir deniz dalgasıdır.

Ne yazık ki, tsunami sözcüğü 2004 Güneydoğu Asya tsunamisi ve 2011 Japonya tsunami ile daha bilinir hale gelmiştir. Bu felaketlerde yüz binlerce kişi hayatını kaybetti.

Örnek:

Those recent tsunamis were terrible, but at least they made people more aware of the dangers of tsunamis.
Yakın zamanda yaşanan tsunamiler korkunçtu ama en azından insanların tsunamilerin tehlikeleri hakkında bilinçlenmelerini sağladılar.

Amerikan Yerlisi Dillerinden

Avrupalılar Amerika’yı keşfettikleri zaman milyonlarca yerli ile karşılaştılar. Bu yerli gruplarının kendi dilleri vardı ve bunların birçoğu İngilizceyi etkiledi.

Amerikan Yerlilerinin kullandığı birçok sözcük yer isimlerinde kullanıldı ve diğerleri İngilizcede daha kolay telaffuz için adapte edildi ve değiştirildi.

Bu sözcüklerin Amerikan Yerlisi dillerinden gelmesi nedeniyle, yerli halklarla daha fazla etkileşim olan yerlerde daha yaygın olmaları normaldir. Bu nedenle de bu sözcükler, İngiliz İngilizcesinden ziyade Amerikan İngilizcesinde daha yaygın kullanılmaktadır.

32. Chocolate (Çikolata)

Bu sözcük İspanyolca yoluyla İngilizceye yerleşti ama sözcüğün aslı, günümüz Meksikasında bir zamanlar kullanılan Nahuatl dilinde xocolatl şeklindeydi.

Örnek:

If you don’t know what chocolate is, then I feel very sad for you.
Eğer çikolatanın ne olduğunu bilmiyorsan senin için çok üzgünüm.

33. Moccasin (Mokasen)

Kime sorduğuna bağlı olarak mokasenin ne olduğuna dair muhtemelen farklı yanıtlar alırsın. Ama en azından bunların hepsi bunun bir çeşit ayakkabı olduğu konusunda hemfikir olacaktır.

Örnek:

I don’t like the cold winter weather in general, but I do enjoy wearing my warm moccasins when I’m inside.
Genel anlamda soğuk kış havasını sevmiyorum ama evdeyken sıcak mokasenlerimi giymeyi seviyorum.

Çinceden

İngilizcede “Çince” sözcüğü her ne kadar “Mandarin” konuşan kişi sayısı en yüksek olsa da Çin ve Tayvan’da konuşulan farklı lehçeleri ifade etmek için kullanılır.

Eğer yakından bakacak olursan, İngilizcenin Çinceden bazıı harika sözcükler almış olduğunu göreceksin.

34. Dim sum (Çin mantısı)

Dim sum Çin’in güneyinde (özellikle Hong Kong’da ve yakınlarında) yaygın olan bir çeşit yiyecektir. Dolayısıyla da aslında Çincenin Kanton lehçesinden gelmektedir.

Bu sözcüğün orijinal anlamı “kalbine dokun” şeklindedir, ancak günümüzde sadece misafirlerin küçük tabaklarda servis edilen pek çok seçeneğe sahip oldukları bir restorandaki bir yemeği ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu yemeklerin birçoğu bambu sepetler içerisinde buğuda pişirilir ve çorba ve kızarmış ekmek gibi yemekler de bulunur.

Eğer daha önce dim sum denemediysen, mutlaka denemelisin! Çok lezzetli!

Örnek:

Tony invited us to eat dim sum and we had a wonderful time! The food was delicious, and the little pieces were actually easy to eat with chopsticks.
Tony bizi Çin mantısı yemeye davet etti ve harika zaman geçirdik! Yemekler lezzetliydi ve küçük lokmaları çubuklarla yemek gerçekten kolaydı.

35. Gung-ho

Çincede bu ifade “birlikte çalışmak” anlamına gelmektedir ama İngilizcede gündelik dilde bir şey için heyecanlı ya da istekli olduğunu ifade etmek için kullanılır. Bunu genellikle bir sıfat olarak kullanırız.

Örnek:

I was really gung-ho to eat dim sum, but when we got to the Chinese restaurant it was closed for a holiday! We were all really disappointed.
Çin mantısı yiyeceğim için gerçekten gung-ho hissediyordum ama Çin lokantasına vardığımız zaman tatil nedeniyle kapalıydı. Hepimiz büyük hayal kırıklığına uğradık.

36. Kung fu

Tıpkı “karate” gibi dünyanın pek çok dilinde yaygın olduğu için bu sözcüğü de muhtemelen biliyorsundur.

Kung fu da başka bir dövüş sanatları tarzıdır. Kung fu kapsamında dövüşçüler genellikle sadece ellerini ve ayaklarını kullanır ve silah kullanmazlar. İngilizcede çok sayıda film, televizyon dizisi books ve şarkıya konu olmuştur.

Örnek:

I’m tired of bullies beating me up. I’m going to learn kung fu so I can defend myself if they attack me again!
Magandalar tarafından itilip kakılmaktan bıktım. Bir daha bana saldırırlarsa kendimi korumak için kung fu öğreneceğim.

37. Tofu

Bu sözcüğün kökenleri Çinceye dayanmaktadır (“dou fu” olarak). Ama İngilizceye geçmeden önce Japoncaya geçmiş ve “tofu” halini almıştır.

Çincede “dou” anlamı “fasulye” ve “fu” anlamı da “çürük” ya da “ekşi” şeklindedir. Böyle baktığımız zaman kulağa iğrenç geliyor ama tofu son derece lezzetli olabilir. Eğer daha önce denemediysen, hemen denemelisin.

Örnek:

I know you’re vegetarian, but this restaurant has lots of great options! For many of the dishes you can just substitute the meat with tofu or another vegetarian option.
Vejetaryen olduğunu biliyorum ama bu restoranda birçok harika seçenek var! Birçok yemeğin et malzemesini tofu ya da başka bir vejetaryen seçenekle değiştirebilirsin.

38. Typhoon (Tayfun)

Bu sözcüğün kökenleri aslında oldukça karmaşık, ama bazıları bu sözcüğün Çincede “büyük rüzgar” anlamına gelen “taifeng” sözcüğü ile pekiştirildiğini söylüyor. Ayrıca Yunanca, Arapça ve Portekizce gibi diğer dillerden de olası etkileşimler mümkün!

Tayfun, bir kasırga ya da siklonun diğer adıdır. Eğer Asya yakınlarında Pasifik Okyanusunda gerçekleşirse bunun adı tayfundur. Bu sayfadaki harita daha net bilgi veriyor, bir göz at.

Örnek:

In 2014 Typhoon Haiyan hit the Philippines and caused a lot of damage. It was one of the biggest typhoons ever recorded.
2014 senesinde Haiyan Tayfunu Filipinleri vurdu ve büyük yıkıma neden oldu. Bu şimdiye kadar kaydedilmiş en büyük tayfunlardan biriydi.

39. Yin and yang (Yin ve yang)

Çincede, yin feminen, karanlık ve gece vaktini temsil ederken yang bunun tam tersini yani maskülen, aydınlık ve gün içindeki şeyleri temsil eder. İngilizcede bu sözcükler birbirine zıt herhangi iki şeyi ifade etmek için kullanılır.

Örnek:

Mary is the yin to Peter’s yang. They’re complete opposites, but they have a happy marriage. I guess it’s true that “opposites attract”!
Mary yin ise Peter da yang. Birbirilerine tam olarak zıtlar ama mutlu bir evlilikleri var. Sanırım “farklı kutupların birbirini çektiği” doğru!

Diğer Altı Dilden Bonus İngilizce Yabancı Kelimeler

İngilizce büyük dillerin neredeyse hepsinden en azından birkaç sözcük almış ve bunların hepsini burada listelemek imkansız olurdu. Bu nedenle bu bölümde, öncekilere ek olarak bazı favori sözcüklerimi vurgulamak istedim.

40. Babushka (Babuşka-Rusçadan)

Rusçada bu sözcüğün anlamı “büyükanne” ama İngilizcede genellikle tahmin edeceğin gibi yaşlı bir Rus kadınının takacağı bir şal ya da başörtüsünü ifade ediyor.

Dolayısıyla, eğer bir kız ya da kadın başını sıcak tutmak için bir şal taktığı zaman insanlar şakayla karışık ona “babuşka” diye hitap ederler.

Örnek:

I saw an old lady wearing a babushka walking down the street. She was carrying many shopping bags and having trouble walking, so I offered to help her carry her bags.
Başına babuşka sarmış yaşlı bir kadının aşağı doğru yürüdüğünü gördüm. Elinde çok sayıda alışveriş torbası vardı ve yürümekte zorlanıyordu, ben de ona torbaları taşımakta yardımcı olmayı teklif ettim.

41. Bossa nova (Portekizceden)

İngilizceye Portekizceden giren çok sayıda ödünç alınmış sözcük var. Brezilya Portekizcesinde “yeni akım” anlamına gelen bossa nova favorilerimden biri.

Brezilyada doğmuş bir çeşit rahatlatıcı müziği tanımlıyor. Piyasada bazı mükemmel bossa nova müzisyenleri var ama aynı zamanda modern şarkıların bossa nova tarzında “yorumları” da mevcut ve bunlar o kadar da harika olmayabiliyor.

Örnek:

You may think that you don’t know any bossa nova songs, but you almost certainly have heard a version of the “The Girl From Ipanema.” It’s a great bossa nova song, but it’s also the stereotypical example of “elevator music.”
Hiçbir bossa nova şarkısı duymadığını düşünüyor olabilirsin ama “The Girl From Ipanema’nın bir versiyonunu kesin duymuşsundur. Bu harika bir bossa nova şarkısı ama aynı zamanda “asansör müziğinin” de tipik bir örneği.

42. Moped (İsveççeden)

Moped” (iki heceyle telaffuz edilir: “mo-ped”) iki İsveççe sözcüğün yani “motor” ve “pedaler” sözcüklerinin bir kombinasyonudur. Bu iki sözcük İngilizce karşılıkları “motor” (motor) ve “pedals” (pedallar) ile neredeyse aynıdır.

Bu, motorlu bisiklet anlamına gelmektedir. Çoğu kişi scooter ya da küçük motorsikletlere “moped” adını vermektedir ama teknik olarak bu doğru değildir.

Örnek:

When I got my driver’s license, I really wanted a car. But cars are too expensive, so I bought a moped from my friend Ronnie instead.
Ehliyetimi aldığım zaman gerçekten bir araba istedim. Ama arabalar çok pahalı, ben de bunun yerine arkadaşım Ronnie’den bir moped satın aldım.

43. Paparazzi (İtalyancadan)

Paparazzi” aslında İtalyanca paparazzo sözcüğünün çoğuludur. İngilizcede, ünlülerin fotoğraflarını çeken fotoğrafçı ya da fotoğrafçıları tanımlamak için kullanılır. Bu kişiler daha sonra bu fotoğrafları dergi veya gazetelere satarlar.

Bu çok sevilen bir meslek değildir, çünkü bu kişiler ünlülerin mahremiyetini ellerinden alırlar ve birkaç sene önce popüler bir şarkıya konu olmuşlardı.

Örnek:

When Princess Diana died in 1999, many people believed that the paparazzi were responsible for her death. Those photographers were constantly following her everywhere.
Prenses Diana 1999’da öldüğü zaman herkes onun ölümünden bir paparazzinin sorumlu olduğunu düşündü. O fotoğrafçılar sürekli olarak onu her yerde takip ediyorlardı.

44. Sheikh (Şeyh-Arapçadan)

Bir şeyh Arap kültürlerinde bir grup insanın hükümdarı ya da lideridir. İngilizcede ise bazı ülkelerin hükümdarları için “kral” ya da “başkan” yerine bir unvan olarak kullanılır.

Örneğin, Dubai’nin mevcut lideri Mohammed bin Rashid al Maktoum bir şeyhtir.

Örnek:

When meeting sheikhs, many foreign leaders hold hands with them as a sign of respect or friendship.
Şeyhlerle bir araya geldikleri zaman birçok yabancı lider, bir saygı veya arkadaşlık göstergesi olarak onların elini sıkar.

45. Taekwondo (Tekvando-Koreceden)

Son sözcüğümüz olarak başka bir dövüş sanatları terimini ele alacağız. Korecede “taekwondo” sözcüğü “tekme yumru sanatı” anlamına gelmektedir (çok havalı, değil mi?!) ve İngilizcede bu popüler dövüş sanatını tanımlamak için kullanılır.

Örnek:

After writing this article, I now want to learn a martial art. I’d like to learn taekwondo, but I want to learn how to use swords and other weapons, so it might not be the best option for me.
Bu yazıyı yazdıktan sonra artık bir dövüş sanatı öğrenmek istiyorum. Taekwondo öğrenmek isterdim ama kılıç ve diğer silahların nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyorum, bu nedenle de benim için en iyi seçenek olmayabilir.

Vay canına! Çok sayıda sözcüğü ele aldık, ama eminim ki bunları öğrenmekte hiçbir sıkıntı yaşamayacaksın. Aslında muhtemelen bu yabancı İngilizce kelimelerin bazılarını şimdiden tanımışsındır.

Bir dahaki randevumuza kadar yeni İngilizce sözcükler öğrenmek için gung-ho kalacağını umarım. Adios, amigos!


Ryan Sitzman Kosta Rika’da İngilizce ve bazen de Almanca öğretmenliği yapmaktadır. Öğrenmek, kahve içmek, seyahat etmek, diller, yazmak, fotoğrafçılık, kitaplar ve filmler onun ilgi alanları arasındadır, tabi bu sırayla olması şart değil. Web sitesinden hakkında daha fazlasını öğrenebilir veya onunla iletişime geçebilirsin: Sitzman ABC.

Bu gönderiyi beğendiyseniz içimden bir his FluentU'ya bayılacağınızı söylüyor. FluentU, gerçek dünya videolarıyla İngilizce öğrenmenin en iyi yolu.

Ücretsiz Kaydol!

Enter your e-mail address to get your free PDF!

We hate SPAM and promise to keep your email address safe

Close