ingilizce-spor-terimleri

Temel İngilizce Spor Terimleri Rehberi

Spor hayatın parçasıdır ve birçok kişi spor tutkunudur.

Spor müsabakalarını televizyondan izlemeyi ya da radyodan canlı dinlemeyi tercih ediyor olabilirsin.

Belki de sağlıklı kalmanın eğlenceli bir yolu olarak spor yapıyorsun ya da ciddi bir atletle rekabet ediyorsun.

Spor ile ilişkinin ne olduğu fark etmeksizin spor ile ilgili bazı temel İngilizce spor terimleri bilmen gerekir. Ve bu temel sözcüklerin hepsini burada temel İngilizce spor terimleri rehberinde bir araya getirdik.

Arena

ingilizce-spor-terimleri

Arena: (İ) Arena yerine daha sık kullanılan diğer bir sözcük de stadyumdur (stadium). Olimpiyat Oyunları, futbol ve rugby maçları gibi müsabakaların gerçekleştirildiği düz sahadır. Şekli daireseldir ve sporseverlerin oturmaları için tribünler ile çevrilmiştir.

The arena was packed full with excited fans to watch the final of the Champion’s League.
Arena Şampiyonlar Ligi final maçını izleme için gelen heyecanlı sporseverler ile tıklım tıklım doluydu.

 

Amateur

ingilizce-spor-terimleri

Amatör: (İ/S) Yaptığı şeyi profesyonel olarak yapmayan ya da bunun için para almayan kişiye amatör denir.

He’s an amateur soccer player, but one day he hopes to play for his favorite team in the UK: Manchester United.
O bir amatör futbolcu ama bir gün İngiltere’de tuttuğu takımda oynamayı umut ediyor: Manchester United’da

 

Athlete

ingilizce-spor-terimleri

Atlet: (İ) Bir sporu icra eden ve yarışmalara katılan kişi.

Joan’s brother is a professional athlete and plays tennis for a living (for money).
Joan’un erkek kardeşi profesyonel bir atlet ve geçimini tenis oynayarak sağlıyor.

 

Athlethic

Atletik: (S) Atletik ve iyi bir sporcu olan kişi.

I’ve never been very athletic and I don’t think my gym teacher liked me very much at school because I couldn’t even catch a ball.
Hiçbir zaman fazla atletik olmadım ve bir topu bile yakalayamadığım için okulda beden hocasının benden hoşlandığını sanmıyorum.

 

Athletics

ingilizce-spor-terimleri

Atletizm: (İ) Atletizm, koşu (uzun ve kısa mesafe), cirit atma, uzun atlama, vb. herhangi saha içi oyunun kategorisidir.

My favorite events to watch during the Olympics are the athletics events. I love the running. I can’t believe how fast some people can run!
Olimpiyatlar sırasında izlemeyi en çok sevdiğim müsabakalar atletizm müsabakalarıdır. Koşuya bayılıyorum. Bazı insanların ne kadar hızlı koştuklarına inanamıyorum!

 

Award

ingilizce-spor-terimleri

Ödül: (F,İ) Bir sertifika, madalya ya da kupa gibi herhangi bir mükafat. Bir ödül almak mükafatlandırılmak anlamına gelir.

Olimpiyat Oyunlarındaki en iyi atletler birincilik, ikincilik ve üçüncülük madalyalarıyla ödüllendirilir.

She won the award for “Best Female Junior Snowboarder” in the city!
O, şehirdeki “Gençler Klasmanında En İyi Kadın Snowboardcu” ödülünü kazandı!

 

Beat

ingilizce-spor-terimleri

Yenmek: (F) Bir takım ya da oyuncuya karşı kazanmak ya da o takım ya da oyuncuyu mağlup etmek.

Andy Murray beat all the other players and won the Wimbledon tennis tournament.
Andy Murray diğer tüm oyuncuları mağlup etti ve Wimbledon tenis turnuvasını kazandı.

 

Captain

ingilizce-spor-terimleri

Takım kaptanı: (İ) Takım kaptanı bir takımın lideridir.

The English captain for the 2014 World Cup is John Terry.
2014 Dünya Kupasında İngiltere’nin takım kaptanı John Terry’dir.

 

Cheer on

ingilizce-spor-terimleri

Tezahürat yapmak: (Fiil öbeği) Tuttuğun takım ya da oyuncu için teşvik edici sözler bağırmak.

In the final five minutes of the game, the fans cheered on their teams hoping for a win.
Taraftarlar maçın son beş dakikasında galibiyet umuduyla takımlarına tezahürat yaptılar.

 

Coach

ingilizce-spor-terimleri

Teknik Direktör/Antrenör/Koç: (İ) Atletleri becerilerini geliştirmeleri için çalıştırmaktan sorumlu kişi.

My basketball coach told me I’m getting better at my free throws.
Basketbol koçum serbest atışlarda daha iyiye gittiğimi söyledi.

 

Compete

ingilizce-spor-terimleri

Yarışmak/Mücadele etmek: (F) Bir yarışmada yer almak.

20 teams are competing to win the University Cup.
20 takım Üniversite Kupasını kazanmak için mücadele ediyor.

 

Court

ingilizce-spor-terimleri

Kort/Saha: (İ) Tenis, basketbol ve badminton gibi sporların yapıldığı dikdörtgen alan.

When I play tennis, I prefer to play on a grass court because doctors have told me it’s better for my knees.
Tenis oynadığım zaman çim kortta oynamayı tercih ediyorum çünkü doktorlar bunun dizlerim için daha iyi olduğunu söylediler.

 

Course

ingilizce-spor-terimleri

Parkur/Pist/Saha: (İ) Maraton, araba yarışı ve golf gibi uzun mesafeli müsabakalar için kullanılan alan.

Before he gets married next week, he’s going to go to the golf course to play a few rounds with the boys.
Önümüzdeki hafta evlenmeden önce arkadaşlarıyla birkaç raund oynamak için golf sahasına gidecek.

 

Defend/Defense

ingilizce-spor-terimleri

Defans yapmak: (F) Defans: (İ) Diğer takımın puan almasını ya da gol atmasını engellemeye çalışmak.

The coach wants us to play our best to defend against a goal.
Teknik direktör bizden gol yememek için en iyi oyunumuzla defans yapmamızı istiyor.

Manchester City has a strong defense and it’s very difficult to score a goal against them.
Manchester City güçlü bir defansa sahip ve onlara gol atmak çok zor.

 

Draw

ingilizce-spor-terimleri

Beraberlik: (İ) İki takımın bir maçı aynı puan/gol sayısı ile tamamlaması. (tie olarak da kullanılır)

It was a very boring game to watch and it ended up in a draw. The score was 2-2.
İzlemesi çok sıkıcı bir maçtı ve berabere sonlandı. Skor 2-2 idi.

 

Fan

ingilizce-spor-terimleri

Taraftar: (İ) Bir oyuncu, takım ya da sporun destekleyicisi.

He’s a huge fan of the All Blacks and he watches every game they play.
O büyük bir All Blacks taraftarıdır ve oynadıkları her maçı izler.

 

Field

ingilizce-spor-terimleri

Saha: (İ) Çim hokeyi, rugby veya futbol gibi sporların oynandığı çim alan.

The team ran onto the field at the beginning of the game and the fans cheered loudly.
Takım maçın başında sahaya çıktı ve taraftarlar büyük tezahürat yaptı.

 

Gym

ingilizce-spor-terimleri

Spor Salonu: (İ) Makinelerle spor yapmak için gidebileceğin yer ya da okulda spor derslerinin yapıldığı kapalı alan.

She’s trying to lose a few kilos and has started exercising at the gym twice a week.
O birkaç kilo vermeye çalışıyor ve haftada iki defa spor salonuna gitmeye başladı.

 

Half-time

ingilizce-spor-terimleri

Devre arası: (İ) Maçın ilk yarısı ile ikinci yarısı arasındaki kısa mola.

The team gathered in the changing rooms at half-time while the coach explained the strategy for the second half.
Teknik direktör devre arasında ikinci yarı için stratejisini anlatırken takım giyinme odasında toplandı.

League

Lig: (İ) Bir bölgede sezon boyunca birbirlerine karşı oynayan ve şampiyon olmaya çalışan spor kulüplerinden oluşan grup.

Doncaster Rovers were at the top of their league last year, but this year they have been performing badly and are now positioned fifth on the table.
Doncaster Rovers geçtiğimiz sene ligde ilk sıradaydı ama bu sene kötü bir performans gösteriyorlar ve şu anda beşinci sıradalar.

 

Medal

ingilizce-spor-terimleri

Madalya: (İ) Birincilik için altın, ikincilik için gümüş ve üçüncülük için bronz olabilecek yuvarlak ve küçük bir metal parçası.

Michael Phelps, the American swimmer broke the record when he won 6 gold medals at the Olympics.
Amerikan yüzücü Michael Phelps Olimpiyatlarda 6 altın madalya alarak rekor kırdı.

 

Opponent

ingilizce-spor-terimleri

Rakip: (İ) Bir müsabakada karşısında oynadığın ya da yarıştığın kişi.

Andy Murray’s biggest opponent at Wimbledon was Roger Federer, but he managed to beat him.
Wimbledon’da Andy Murray’in en büyük rakibi Roger Federer’di ama onu yenmeyi başardı.

 

Pass

ingilizce-spor-terimleri

Pas vermek: (F, İ) Topu kendi takımındaki bir oyuncuya atmak.

He passed the ball to his teammate who then went on to score the winning goal.
Topu takım arkadaşına [pas] verdi ve takım arkadaşı galibiyet getiren golü attı.

 

Physique

ingilizce-spor-terimleri

Fizik: (İ) Bir kişinin bedensel gücü ya da vücut şekli.

She’s very small and slim. She’s got the perfect physique to be a gymnast.
O çok kısa ve ince. Jimnastikçi olmak için mükemmel bir fiziğe sahip.

 

Pitch/Pitcher

ingilizce-spor-terimleri

Atış yapmak: (F) Topu beyzbol ya da softbolda vuruş yapacak kişiye atmak.

He pitched the ball so fast that the person batting was unable to hit the ball.
O kadar hızlı bir atış yaptı ki vurucu topa vuramadı.

Atıcı: (İ) Beyzbolda topu vurucuya atan kişi.

The pitcher was very talented; he pitched a perfect inning!
Atıcı çok yetenekliydi; mükemmel bir atış yaptı!

 

Practice

ingilizce-spor-terimleri

Antrenman: (İ, F) Becerilerini geliştirmek için çalışmaya devam etmek.

Our college basketball team practices three times a week.
Kolej basketbol takımımız haftada üç defa antrenman yapar.

 

Professional

ingilizce-spor-terimleri

Profesyonel: (İ, S) Yaptığı spor için para alan kişi. Sporun işin olması.

Many little boys dream of becoming professional sportspeople when they’re younger, but only a few can achieve their dreams.
Pek çok erkek çocuğu küçükken profesyonel sporcu olmanın hayalini kurar ama çok azı bu hayallerini gerçekleştirir.

 

Record

Rekor: (İ) Gol sayısı, madalya sayısı, hız, vb. daha önce bir ülke ya da dünyada daha iyisi yapılmamış en iyi performans.

Ussain Bolt holds the world record for the fastest man in the world.
Dünyanın en hızlı erkeği dünya rekorunu Ussain Bolt elinde tutuyor.

 

Referee

ingilizce-spor-terimleri

Hakem (Ref): (İ) Bir müsabaka sırasında kararları veren kişi. Bir hakem oyuncularla birlikte sahada gezinirken bir çizgi hakemi (umpire) kararlarını sabit bir noktadan verir (teniste olduğu gibi).

The referee signaled the players to stop and he gave the player a yellow card for kicking another player.
Hakem oyunu durdurdu ve oyuncuya başka bir oyuncuya tekme attığı için sarı kart gösterdi.

 

Rules

Kurallar: (İ) Oyunun kanunları.

When you break the rules in any game, the referee punishes the player.
Herhangi bir maçta kuralları ihlal ettiğin zaman hakem oyuncuyu cezalandırır.

 

Score

ingilizce-spor-terimleri

Skor: (İ) Maç sırasında her iki takımın kaydettiği puanlar.

The final score was 1-0; it was a really close game.
Maçın skoru 1-0’dı; gerçekten çekişmeli bir maçtı.

 

Serve

Servis atmak: (F) Oyunu başlatmak için topu havaya atmak ve topa vurmak (voleybolda olduğu gibi).

Venus Williams is known for her strong serve in tennis and it’s often difficult for less experienced players to return the ball.(
enus Williams teniste güçlü servisleriyle tanınır ve deneyimi daha az olan oyuncular için bu topa karşılık vermek sıklıkla zordur.

 

Shoot/Shot

ingilizce-spor-terimleri

Atış yapmak/topa vurmak: (F) Atış (İ) Gol atmak ya da sayı yapmak için topa vurmak ya da topu atmak (rugby ve basketbol gibi).

Michael Jordan is famous for scoring long distance shots and taking three points for the team.
Michael Jordan uzun mesafeden atışları sayıya çevirmesi ve takımına üç puan kazandırması ile meşhurdur.

 

Skill/Skilled

Yetenek: (İ) Yetenekli (S) Bir şeyi iyi yapabilmek, yetenek sahibi olmak.

He’s a skilled rugby player and if he keeps training, he might make it to the national team.
O yetenekli bir rugby oyuncusu ve antrenmanlara devam ederse milli takımda oynayabilir.

 

Spectator

ingilizce-spor-terimleri

Seyirci: (İ) Bir spor müsabakasını izleyen kişi.

The spectators at Wimbledon are usually very calm compared to the shouting ones at a rugby match.
Wimbledon’daki seyirciler genellikle rugby maçlarında bağıranlara kıyasla oldukça sakindir.

 

Sportsmanship

Sportmenlik: (İ) Sportmenlik, diğer takım ya da oyunculara maçı kazandıkları ya da kaybettikleri zaman gösterdiğin tavır ve saygıdır.

Not shaking a player’s hand after losing is an example of bad sportsmanship.
[Maçı] kaybettikten sonra bir oyuncunun elini sıkmamak kötü sportmenliğin bir örneğidir.

 

Tackle

ingilizce-spor-terimleri

Mücadele etmek: (F) Topu diğer takımdan almaya çalışmak.

He tried to tackle Messi, but Messi was too fast and continued to run with the ball.
Messi ile mücadele etmeye çalıştı ama Messi çok hızlıydı ve topla koşmaya devam etti.

 

Teammate

ingilizce-spor-terimleri

Takım Arkadaşı: (İ) Takımının bir üyesi.

After the match Amy and her teammates go down to the bar for a drink.
Amy ve takım arkadaşları maçtan sonra bir şeyler içmek için bara giderler.

 

Teamwork

Takım Çalışması: (İ) Takımın ile birlikte kazanmaya çalışma.

Christiano Ronaldo is often criticized for his lack of (not enough) teamwork. He prefers to do things alone.
Christiano Ronaldo sıklıkla takım çalışmasına yeterince [açık] olmaması nedeniyle eleştirilir. O işleri yalnız başına halletmeyi tercih eder.

 

Tournament

Turnuva: (İ) Belirli sayıda takım ya da oyuncu arasında bir şampiyonayı kazanmak için yapılan maçlar.

The Champion League tournament in Europe is probably the most famous European soccer tournament that is held every year.
Avrupa’daki Şampiyonlar Ligi turnuvası her yıl gerçekleştirilen muhtemelen en meşhur Avrupa futbol turnuvasıdır.

 

Trainer/Train

Antrenör/Koç: (İ) Koça verilebilecek başka bir isim.

Antrenman yapmak: (F) Alıştırma yapmak.

Most winter sports teams train through the summer months so they can build their skills and fitness.
Çoğu kış sporları ekibi becerileri ve formlarını geliştirmek için yaz ayları boyunca antrenman yapar.

 

Victory

ingilizce-spor-terimleri

Galibiyet: (İ) Bir yarışmayı kazanma.

The team celebrated their victory with a parade in their home city.
Takım, galibiyetini ev sahibi olduğu şehirde bir geçit töreniyle kutladı.

 

Whistle

ingilizce-spor-terimleri

Düdük: (İ) To blow the whistle (Düdük çalmak) Hakemin maç sırasında çaldığı ve ses çıkaran küçük alet.

The referee blew his whistle and moved his hand to show the start of the match.
Hakem düdüğünü çaldı ve maçın başladığını göstermek için elini hareket ettirdi.

Bunlar spor alanında kullanılan İngilizce spor terimleri arasında sadece bazılarıydı. En sevdiğin hobi hakkında arkadaşlarınla konuşabilmek ya da tuttuğun takımın şampiyon oluşunu izlemek için sözcük bilgini geliştirmeye İngilizce spor terimleri ile bugünden başla.

Learn a foreign language with videos

Ve Son Bir Şey…

Eğer gerçek hayatta kullanılan İngilizceyi öğrenmek istiyorsan FluentU mobil uygulamasını denemelisin. Buradan da görebileceğin üzere Tıpkı web sitesinde olduğu gibi FluentU uygulaması da popüler şov programları, akılda kalan müzik videoları ve eğlenceli reklamlarla İngilizce öğrenmeni sağlar:

en iyi İngilizce uygulama

Bunu izlemek istersen yüksek ihtimalle FluentU uygulamasında bunu bulabilirsin.

FluentU uygulaması İngilizce videoları izlemeyi gerçekten çok kolaylaştırır. İnteraktif altyazılar bulunuyor. Bu da bir imge, tanım ve kullanışlı örnekler görmek için herhangi bir sözcüğe dokunabileceğin anlamına geliyor.

en iyi İngilizce uygulama

FluentU, dünyaca ünlü kişiler ve ilgi çekici içerik ile öğrenmeni sağlıyor.

Örneğin, “brought” sözcüğüne dokunacak olursan şunu görürsün:

en iyi İngilizce uygulama

FluentU herhangi sözcüğe bakmak için dokunmana imkan tanır.

 

Hazırlanmış testler ile herhangi videodaki tüm sözcükleri öğren. Öğrenmekte olduğun sözcüğün daha fazla örneğini görmek için ekranı sola ya da sağa kaydır.

en iyi İngilizce uygulama

FluentU, kullanışlı sorular ve birçok örnek ile hızla öğrenmene yardımcı olur. Daha fazlasını öğren.

En iyi yanı ne mi? FluentU öğrenmekte olduğun sözcükleri hatırlar. Öğrenmiş olduğun sözcüklere bağlı olarak sana örnekler ve videolar önerir. Gerçek anlamda kişiselleştirilmiş bir deneyim yaşarsın.

Bilgisayarın ya da tabletini kullanarak FluentU web sitesini kullanmaya başla ya da daha iyisi Play Store veya iTunes mağazasından FluentU Uygulamasını indir.

Bu gönderiyi beğendiyseniz içimden bir his FluentU'ya bayılacağınızı söylüyor. FluentU, gerçek dünya videolarıyla İngilizce öğrenmenin en iyi yolu.

Ücretsiz Kaydol!

Comments are closed.